PAYLAŞ

Nasuh Mahruki denildiğinde sanırım tanımayan yoktur. Akut’un kurucu üyesi olan Nasuh Mahruki, Dünyanın en yüksek zirvesi olan Everest Tepesine çıkan ilk Türk dağcı olduğu gibi aynı zamanda da Kar Leoparı ünvanına sahip bir macera insanı.

Nasuh Mahruki ile yaptığımız keyifli söyleşi iki bölüm halinde sayfalarımızda.

Nasuh Mahruki Kar Leoparı ünvanlı bir dağcı. Kar Leoparı ünvanını kim, kime ve neden veriyor?

Kar Leoparı ünvanı, Rusya dağcılık federasyonu tarafından 1966 yılından bu yana verilen bir ünvan.

Sovyet Asya’da bulunan Pamir ve Tien Shan dağlarındaki, 7 bin metreden yüksek beş tane dağın tırmanışını tamamlayan dağcılara veriliyor. Zaten Pamir ve Tien Shan dağlarında, beş tane 7000 metrelik dağ var.

Ben bu ünvanı, 1994 yılında, 26 yaşındayken aldım. Henüz Türkiye’de tekrarı yapılmadı.

Dağcılıkla nasıl tanıştınız?

Dağcılıkla, 20 yaşında, Bilkent Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde okurken panolarda gördüğüm ‘’Dağcılık klubü kuruluyor’’ başlıklı bir ilan sayesinde tanıştım. İlan ilgimi çekti, çünkü klüp, yeni kuruluyordu. Ben 1987 girişliyim, Bilkent 1988 yılında kuruldu.

İlk toplantılarına katıldım, çok güzel bir fotoğraf gösterisi ve söyleşi yaptılar. Rahmetli Nejat Çatak, o dönemde Türkiye’nin en iyi dağcılarındandı. Bize eğitim verdi. Sonrasında da, Aladağlar’da kış temel eğitimine katıldık. Fakat kendisi, bu eğitimden birkaç hafta sonra, Ağrı Kış tırmanışında kaza sonucu, maalesef, hayatını kaybetti. Onun son eğitim verdiği öğrenciler, biz olduk. O fotoğraf gösterisi ve söyleşi çok güzeldi, çok heyecanlıydı.

Okulda, Ertan Ercan adında bir öğretim görevlisi vardı, zaten bu çalışmaları da birlikte ikisi başlatmışlardı. Ben de orada başladım. En teorik, pratik eğitimlerle basitinden başladık. Haftalarca, masa başında ders çalıştık. İşin teorisini çok iyi öğrendim. Nejat Hoca, bize çok şey öğretti. Ondan sonra, Hüseyin Gazi’de günü birlik yürüyüşlere başladık. Bu yürüyüşler sayesinde, sırt çantası nasıl yüklenir, molalar nasıl verilir, kayada 3 nokta denge kuralı, derken en basitinden başlayıp, sonra yavaş yavaş kendimi geliştirdim.

Pek çok dağa tırmandınız, bunlardan sizin için en önemlileri hangileri?

Türkiye’de, bir çok dağa tırmandım. Sovyet Asya’da ki beş tane 7 bin metrelik dağlara, iki defa Everest’e, K2’ye, Lhotse’ye ve Cho Oyu’ya oksijen desteği olmadan tırmandım. Daha doğrusu; “Everest dışındaki tüm dağlara oksijen desteksiz tırmandım.”

Her kıtanın en yüksek dağına tırmanarak, yedi zirveleri tamamladım. Yedi zirveleri tamamladığımda, dünyanın en genç dağcısı olmuştum. 28 yaşındaydım. Elbruz ve Demavend dağları da dahil olmak üzere pek çok dağa, hem yazın hem de kışın tırmandım.

Bildiğim kadarıyla, K2, dünyanın çıkılması en zor dağı ve siz bu dağa oksijen desteksiz çıktınız. Neler yaşadınız? Zor olmadı mı?

K2’ye tırmanmak, çok zor bir işti ama ben gerçekten çok istiyordum o tırmanışı gerçekleştirmeyi. Motivasyonum çok üst düzeydeydi. K2 nin, o zamanlar şöyle bir istatistiği vardı; “Zirvesine ulaşan her üç dağcı için biri ölüyordu, zirvesine ulaşan her 8 dağcıdan da biri, geri dönemiyordu.”

Ben K2 ye tırmandığımda, dünyada hem Everest e hem de K2 ye tırmanan 70. dağcı olmuştum. Bu tırmanışları oksijen desteksiz yapmak, daha tehlikeli ve daha zahmetli. Oksijen, kişiyi her anlamda etkiliyor, vücudu rahatlatıyor, hem ısı veriyor de hem zihnin daha iyi çalışmasını sağlıyor. Performansı ve tempoyu yükseltiyor. Oksijen olmadığı zaman, bu avantajlara sahip olamıyorsunuz. Sporcu çok uzun süre oksijen desteğinin olmadığı şartlara maruz kalırsa, tırmanıştaki risk artıyor.

1998-1999 yılında hiç kimse K2 ye tırmanamadı. 1992 yılında ilk kez İtalyan’ların çıktığı Abruzzi Sırtı rotasının 1997 yılında, son 4 yıldaki ilk çıkışını biz yaptık. Bu tırmanışı, iki İtalyan ve bir Brezilyalı ile beraber gerçekleştirdik. Tırmanırken, pek çok zorlukla karşılaştık ve dördümüzde oksijensiz çıktık.

Oksijensiz çıkmanın yan etkilerini yaşadınız mı? Başınıza herhangi bir şey geldi mi?

Gelmez olur mu? Pek çok tehlikeyi ucuz atlattık. Son 4 yıldır kimse bu dağlara tırmanmamış olduğu için, özellikle de rotanın ilerleyen son etaplarında, yani 4. kamptan ilerisinde, çok hırpalandık, bu nedenle de tırmanış çok uzun sürdü. Gece saat 12’de başladık, 18.30 gibi vardık. Tırmanış, 18-18,5 saat sürdü, tabi 18,5 saat sürünce de, yine geceye kaldık ve yine hava karardı.

Dönüş sırasında oksijen kullanmadık. Bunun yanında, ben üçüncü kampımı kaybetmiştim. Üçüncü kampta  kaz tüyünden yapılmış elbiselerim, eldivenlerim, Türkiye’den enerji versin diye götürdüğüm yiyeceklerim, damak çikolatalarımı hepsini kaybettim ve onlar olmadan tırmanışı yapmak zorunda kaldım. Doğru dürüst beslenemedim.

Dönüş sırasında çok uzun süre aç ve susuz kaldığımız için, kamp yerine gelemedik. İşin biraz sarpa saracağı belli oldu, kampa varamayacağımızı anladık. Zaten çok yavaş hareket edebiliyorduk. Orada, 8200 metrede şişe boynuna benzeyen Bottleneck diye bir yer vardı. Orayı ineceğim, ne olursa olsun ineceğim diye, bir şekilde kendimi zihinsel olarak şartlandırmıştım. Orayı inmezsek, yukarıda kalacaktık ve başka türlü geçmemiz de mümkün değildi. Sonuçta, indim, ama indikten sonra benim de halim kalmamıştı artık. İtalyanlar ve Brezilyalılar Bottleneck’i inmediler, yukarıda kaldılar.

Onları kaybettim, onlarda birbirini kaybetmişler. Dördümüz de, dağın 8200 metre ve üzerindeki yükseklikte, ayrı ayrı noktalarda geceyi açıkta geçirdik. Ben eğimli 50-55 derece buzun üzerinde, kazmamı saplayıp, kramponlarımı yan saplayıp, buzun üzerine abanıp survive ettim. Hatta, bir ara sırt çantamı çıkarmıştım, çanta 100 lerce metre aşağı gitti. Her şeyimi kaybettim. Allahtan fotoğraf makinemi ve video kameramı her zaman üzerimde taşıyordum, onlara bir şey olmadı. Birkaç tane makaram gitti ama, zirve fotoğraflarım ve zirve videolarım belimdeki çantada olduğu için, onları kaybetmedim.

Bütün gece orada halüsinasyonlar gördüm. Çünkü çok uzun süre oksijensizliğe maruz kalıp çok fazla efor sarf edildiği zaman, zihin, gerçeklik algısını kaybediyor ve halüsünatif bir sürece giriyor. Bu çok tehlikeli bir şey, çünkü kendini başka bir yerde zannediyorsun. O durumdayken, rahatlıkla, çok büyük hatalar yapabilirsin. Bu şekilde sabaha kadar, baygınlık, uyku, bulanıklık gibi sorunlar yaşayarak, yarı ayık yarı baygın gün doğana kadar direndim. Gün doğarken kendime geldim, o sırada aklım da başıma gelmeye başladı. Halüsinasyonlar geçti ve uzun süre hiçbir şey yapmadan durunca, vücudum kendini biraz da olsa toparladı, ama sol ayağımın baş parmağı dondu. Başıma gelen en kötü donma tehlikesini atlattığımı söyleyebilirim. İtalyanlardan birinin beş parmağı kesildi. Brezilyalınında iki parmağının ucu dondu, ama o da atlattı. Çok ağır bir süreç geçirdik, hayatımın en zor tırmanışıydı.

Nasuh Mahruki Everest’de

Nasuh Mahruki bu tırmanışlara nasıl hazırlanıyor?

Dağın en iyi antremanı dağda olur! Sıklıkla dağa gitmen lazım, şehir antremanları dağcılık için yetmez. Şehirde maraton bile koşuyor olsan, dağa gittiğinde farklı stresler oluşuyor, çevresel stresler oluyor mesela.

Nasuh Mahruki

Başka bir ortam olduğu için, yükseklik, oksijensizlik, teknik zorluklar, soğuk, ıslanıyorsun, kar kış var. Şehirdekinden farklı pek çok faktör olduğu için, sıklıkla dağa gitmek  lazım. Yazın ayrı, kışın ayrı yüksek irtifa ve teknik tırmanış söz konusu olduğundan, mümkün olduğu kadar farklı ortamlara gidip o tecrübeyi arttırmak gerekiyor. Vücudu, o şartlara hazırlamak gerekiyor. Ben, dağa çok sık giderdim. Yılın yarısını, dağlarda geçirirdim. Çok ağır antremanlar yapardım.

İstanbul’da Bebek yokuşu ve Küçük Bebek yokuşu var mesela, her gün ikisinden birini bisikletle çıkardım, hatta bazen, ikisini birden çıkardım. Bir de, basamak aletim var, stepper, her gün 1 saat boyunca, 50kg ağırlığındaki sırt çantasıyla çalışırdım. 50 kg, antreman için çok muazzam bir ağırlıktır. Dağdayken böyle bir ağırlığın taşınması zaten imkansızdır ama, 50 kg’lık bir sırt çantası, sıradan antrenmanlar  için de çok  büyük bir ağırlıktır.

Yüksek irtifa dağcılığına başlamak isteyenlerin, hangi özelliklere sahip olması gerekiyor?

Bir kere bu spor, çok ağır ve tehlikeli bir spor. İlk önce, çok iyi bir sporcu olması lazım.  Spor kültürünü, spor ahlakını ve spor disiplinini çok iyi içselleştirmesi gerekiyor. Dayanıklılık, dağcılıktaki en önemli özelliktir. Hızlılık aynı şekilde önemlidir. Benim en büyük avantajımın olduğunu söyleyebilirim. Bir de, kendisini çok iyi yetiştirecek, geliştirecek düzenli olarak antremanını yapacak. Bu konudaki bilgi birikimini arttıracak, metabolizmasını çok yakından tanıması lazım. Hangi ortamda, hangi yükseklikte vücudunun nasıl bir tepki vereceğini çok iyi bilmesi gerekir. Bunlardan başka,  psikolojik ve zihinsel hazırlığın da, en iyi şekilde yapılması lazım.

Nasuh Mahruki olarak keşke bir daha yapabilsem dediğiniz tırmanış hangisi?

Yani aslında, öyle bir duygu yok içimde. Çünkü yaptıklarımın hepsinden çok farklı keyifler aldım. Mutlu oldum. Ama, Everest’e oksijen desteksiz tırmanmayı gerçekten çok istemiştim. Kısmet olmadı.

Everest’e, biri 1995 yılında,  biride 2010 yılında olmak üzere 2 defa çıktım. İkisinde de kondisyonum yeterli olduğu halde, aşırı soğuktan dolayı oksijen desteksiz tırmanamadım. 1995 yılındaki tırmanışımda, parmaklarımı ısıtamadım. Çünkü, Kar Leoparı ünvanı peşinde koşarken, parmaklarımı çok fazla dondurmuştum. Parmaklarımda kalıcı sakatlık yok ama, aşırı soğuğa maruz kaldığımda, o parmaklarım hemen sorun çıkartıyor. Çünkü, oradaki dokular tahrip olmuş. Diğer sağlıklı parmaklara göre, daha çabuk sorun çıkıyor.

Yine 8600 metreye kadar oksijen desteksiz çıktım ama, 8600 metrede parmaklarımı ısıtamadım, çok uğraştım ama olmadı. ‘’Bu tırmanışı yaparım ama parmaklarımı kaybederim, hayatımı sakat bir şekilde sürdürmeye değmez’’ dedim. Spor yapmak için, sakat kalmaya değmez, diye düşündüm. O yüzden, oksijen desteği aldım ve öyle çıktım.

2010 yılında Yılmaz Sevgül ile yaptığımız tırmanışta da, yine güney rotasından oksijensiz denedim.  Orada, 8500 metrede, herkesin bir araya geldiği ve mola verilen bir yer var. Orası çok soğuktu. Küresel iklim değişikliği yüzünden, çok rüzgarlı bir hava vardı ve rüzgar bir türlü kesilmedi. Sadece ayak parmaklarımı değil, hiçbir yerimi ısıtamıyordum, donuyordum. O yüzden, mecburen oksijene geçtim ve öyle devam ettim. Bir daha  gitsem, oksijen desteksiz çıkmak için, orayı isterdim.

Sevgili Nasuh Mahruki, motosikletle çok güzel yolculuklar yaptınız. Nerelere gittiniz?

Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan, Nepal, Sıkkım, Bhutan, Tibet, Avrupa, Alpler, Dolomitler, Yunanistan… Epey bir dolaştım.

Nasuh Mahruki

2002 yılında, dünyanın en kutsal dağı kabul edilen ve en az ziyaret edilen Kailash dağına motorla gitmiştiniz. Çok yorucu olmadı mı, neler yaşadınız?

Motosiklet, benim çok sevdiğim, kullanmaktan müthiş keyif aldığım bir araç. Herkese de tavsiye ederim. Bahsettiğiniz seyahat, Tibet seyahatiydi. Tibet’e giriş izni almak çok zor, bürokrasisi bayağı bir zahmetli. BMW’de test pilotu olarak çalışan arkadaşlarım vardı. Her şeyi onlarla birlikte organize ettik, izinleri de onlar aldı. 6-8 ay uğraştık izinler için. Türkiye’den iki kişi gittik. O zamanlar AKUT’un ikinci başkanı olan Demir Kardaş ile beraber gittik. Üç tanede Alman geldi. Onlardan biri BMW nin test pilotuydu, diğeri de Turatek’in sahibiydi. Turatek, offroad  ve motorsiklet yan sanayi parçaları yapan çok meşhur bir firma. Kendisi, eşiyle birlikte gelmişti. Hepsi de, çok iyi motorcuydu. Hakikaten, motosiklet cambazıydılar. Everest in ana kampına gittik, bir de, Tibet in en batı ucunda bulunan Kailash dağına gittik. Harika bir seyahatti ama, sürüş etapları gerçekten çok zordu.

Motorla yüksekliğe uyum sağlamak zor olmuyor mu? Siz alışkınsınız ama beraber gittiğiniz arkadaşlarınız için çok yorucu olmadı mı?

Aklimize ola, ola gidiliyor tabi ama onlar bana göre daha çok zorlandılar. Baş ağrısı ve halsizlik yaşadılar. Motosikletle o irtifada giderken oksijen azaltığı için, motosikletin gaz yemeside azalıyor ve buna bağlı olarak da kullanımı zorlaşıyor.

Düğününüzü Bhutan da yapmak, sanırım sizin fikrinizdi. Nasıl bir tören oldu?

Çok enteresan, gerçekten hayatımız boyunca unutamayacağımız müthiş bir tören oldu. Bhutan geleneklerine uygun bir düğün töreni yaptık. Önce, seramoninin yapıldığı yerde, 7 tane lama bütün gün dualar okudu. Sonra biz geldik. Tören gerçekten çok enteresandı, bütün geleneksel uygulamalar yapıldı. Sonrasında, adet olduğu  üzere, büyük kazanlarda yemekler hazırlandı. Bütün köylüler geldi. Onlarda bizimle dans ettiler, kocaman bir ateş yakıldı. İçkiler içildi, yemekler yendi. Çok ilginç bir düğün töreniydi ve biz, Bhutan Krallığında resmen evlenen dünyada ki ilk yabancı çift olduk. Bizden önce,  başka bir çiftin evlilik belgesi imzalanmamış.

Bhutan çok  enteresan bir ülke, dünyada gerçekten öyle başka bir ülke daha yok. Krallık hakim,  Budist krallığı. 700 bin nüfuslu, İsvicre boyutlarında bir yer. Her yer yemyeşil ülkenin %70’lik alanından fazlası orman. Akarsular, nehirler var. Hidroelektrik santralleri yapmışlar, bu santrallerde elektrik üretip Hindistan’a satıyorlar.

Ülkenin kralı, “Bizim için önemli olan, gayri safi milli mutluluktur, burası mutlu insanların ülkesidir” diyor. Para puldan ziyade, mutluluğu ön planda tutuyorlar, gerçekten çok farklı bir yer. Sokaklarda insanlar, geleneksel kıyafetleriyle dolaşıyorlar, yüzlerce yıl önceki kıyafetleriyle. Korumacı ve kontrollü bir turizm politikaları var ama, çok başarılılar. “Ben tek başıma geldim, müzeleri gezeceğim’” diye bir şey yok. Mutlaka bir grupla gitmek zorundasın. Nerede kalacağın, nereleri göreceğin her şey belli ama bunları o kadar iyi yapıyorlar ki. Turizm devlet eliyle yapılıyor ve acenteler devletin acentesi, gerçekten çok güzel.

Bebek doğduktan sonra dağcılığa devam edecek misiniz?

2010 yılındaki Everest tırmanışından sonra, bir şey yapmadım zaten. Biraz da, gençler tırmansın. Ben, dağcılıkta istediğim hedeflere çoktan ulaştım. Zamanında çok ağır sporlar yaptığım için dizimdeki menisküs dokusunda hafif bir sorun çıktı . Bugüne kadar kaslarım düzgün çalıştığı ve spora devam ettiğim için, sorun yaşamadım. Şimdi, spordan biraz uzak kalınca, sorun oldu. Toparlamak için, tekrar spora başlayacağım ama, eskisi gibi büyük tırmanışlar yapacağımı zannetmiyorum.

Ben performans sporcusuydum, dediğim gibi, çok ağır antremanlar yapardım, çok uzun süreler boyunca dağlarda zaman geçirirdim. Profesyonel dağcılık kariyerimde, yüksek irtifada benden daha hızlı 10 tane sporcuyla tanışmamışımdır.  Benden hızlı adamların çoğu da, milli takım sporcularıydı. Performansa bir daha gireceğimi sanmıyorum. O, yirmili ve otuzlu yaşlarımda yaptığım bir şeydi. Artık başka şeyler yapacağım.

Başka şeyler derken, açık denizlere gitmeyi planlıyorsunuz sanırım. Nasıl bir tur planlıyorsunuz?

Evet. Sponsor bulursam, dünya seyahati yapmayı istiyorum.

Eşiniz bu planınıza sıcak bakıyor mu? 

Tabii, oda çok istiyor. Oda hayatı, yaşamayı, deneyimlemeyi, gezmeyi ve farklı kültürler görmeyi çok sever..

Nasuh Mahruki ile yaptığımız söyleşi devam ediyor.

Nasuh Mahruki ve Akut – Okumaya Devam Edin..

Booking.com

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here